17 Temmuz 2017 Pazartesi

Yürüyorum Dağlara Doğru


Yürüyorum dağlara doğru.
Koşturmadan, ağır adımlarla, telaşsız, dertsiz, tasasız.
Göğsüme vuran poyraza aldırış etmeden.
Yorulmadan, dinlenmeden.

Bu dağlar çocukluğuma şahit. Ömrümün baharı olan coşkulu, neşeli günlerime.
Adımlarım yeni kuvvet bulmaya başlamışken yürüdüğüm yerler. 
Böğürtlen topladığım, hayvan otlattığım, deli poyrazında yandığım, keven ateşinde piştiğim yamaçlar. 
Ömrümden birer birer düşen günlere şahitler.

Yürüyorum.
Doğanın ritmine eşdeğer atıyorum adımlarımı. Ne hızlı, ne yavaş. 
Ayaklarımın altında savrulan toprakta hatıralarım yankılanıyor.
Her ağaç gölgesinde, demlenen çayların, muhabbetlerin izi. 
Her hışırtının ardından elinde bir kucak odun, çalılar arasından sıyrılacak gibi duran bir dostun hatırası.

Nerede o eski zamanlar demek geliyor içimden. Kendimce hayıflanıyorum. 
Ciğerlerime bir hava akımı doluyor, boşalmayacak hissine kapılıyorum bir an. 

Sessizlik tek hakimi şimdi dağların. 
Rüzgarın uğultusundan başka her şey değişmiş. 
Ne dana güden çocuklar var, ne koç tokuşturan. Ne de çimler üzerinden güreş tutan. 
Tayyareler geçecek mi diye, ara ara göklere bakıyorum. Geçmiyor.
Ayaklarımı bastığım toprak ‘o eski toprak’mıdır? 
Dizlerimi okşayan yaban çiçekleri, şarıldayarak akan sular, kuytusunda dinlendiğim çeşmeler, boylu boyunca uzanan çimenler eski ile aynı mıdır? 

Bir hüzün yumağı düğümleniyor boğazıma. Rüzgar vurdukça gözlerim nemleniyor.
Yürüyorum dağlara doğru.
Devamını Oku

4 Temmuz 2017 Salı

Türkiye’nin % 99'u Müslüman mı?


MAK Danışmanlık tarafından Haziran ayı içerisinde yapılan bir araştırmada toplumun dine ve dini değerlere bakışı incelendi. Yapılan açıklamada; toplumun sosyo-kültürel yapısına uygun denek belirlendiği, likert tipi ölçeklerin kullanıldığı, hata/yanılma payının % 1,3 olduğu belirtiliyor.

Çıkan sonuçlara göre, ‘Türkiye’nin % 99’u müslümandır’ kalıp yargısının gerçeği yansıtmadığı görülüyor. 'Allah’ın varlığına, birliğine bizi yaratıp yaşattığına inanıyor musunuz'? sorusunda % 86 oranında ‘evet’ cevabı, % 6 oranında sadece bizi yarattığına inanıyorum cevabı, % 4 oranlarında da ‘hayır’ ve ‘kararsızım’ cevapları verilmiş.
Araştırma sonuç raporuna göre;
  • Meleklere inananların oranı, % 75
  • Kuran-ı Kerime inananların oranı % 76
  • Peygamberlere inananların oranı % 83,
  • Kadere(hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine) inananların oranı % 55
  • Ahiret gününe inananların oranı, % 73 olarak görülüyor. 
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (SAV) hayatını okuyanların oranı, % 23,
  • Vakit namazlarına camiye gidenlerin oranı % 13, 
  • Bayramdan bayrama camiye gidenlerin oranı % 12,
  • 5 vakit namaz kılanların oranı % 22,
  • Oruç tutanların oranı % 45 olarak görülüyor.
  • Siyasi bir seçimde adayın dinine düşkün biri olması ve eş seçiminde eşin dinine düşkün olması toplumun % 51’i tarafından çok önemli görülüyor.


Araştırma sonuçlarına bakıldığında, Türkiye’nin inanç sisteminde bir erozyon etkisinin olduğu, İslam inancının zayıflamakta olduğu söylenebilir. İnanç ile yaşantı arasında bir mukayese yaptığımızda durum daha da vahimleşiyor. Araştırma sonucunda İslam’a uygun yaşama oranı hayli düşük. Bu sonuçlara göre Türkiye’nin % 99’u müslüman olmayabilir. Müslüman olmayanların oranı artış gösteriyor olabilir.
Raporun tamamını okumak için buraya tıklayın.


Devamını Oku

22 Haziran 2017 Perşembe

Semaver - Sait Faik Abasıyanık I KitapYorum(8)


Sait Faik'in ilk defa bir kitabını okudum: Semaver. Hikayeciliği ile bilinen yazarın ilk kitaplarından biri. İçerisinde birbirinden bağımsız hikayeler var. Kitabı beklediğim kadar etkileyici bulmadığımı itiraf etmeliyim. Belki yazarın ilk kitaplarından biri olduğu için, belki de beklentim çok yüksek olduğu için böyle bir durum oldu bilemiyorum.

Yazar, günlük hayata dair, önemsiz gibi gözüken, çoğu zaman yaşadığımız ama farkına varamadığımız durumları anlatıyor hikayelerde.
Sade bir dil ile basit gibi ama karmaşık ve güzel betimlemeler akıcılığı kolaylaştırıyor.
Amaçsızca yazılmış gibi duran küçük hikayeler, insanımızın duygularını, düşüncelerini, küçük hayatları gözler önüne sermesi açısından önemli.
Anlatılanlar sıradan insanların hayatları olsa da derin bir gözlemin ve kavrayışın izlerini taşıdığı anlaşılıyor.


Hikayeler içerisinde en çok sevdiğim, Bohça isimli hikaye. Bir besleme ile evin erkek çocuğu arasındaki iletişimi, kısaca anlatıyor. İkisi de çocuk yaştalar. Çoğu zaman birbirlerine olan sevgiyi ifade tarzları şiddet oluyor. Tabi, besleme kız, evin yabancısı, garip olanı, boynu bükük olanı. Günün birinde, oğlanla çok samimi konuştuklarını gören evin hanımı, beslemeyi evden gönderir. Oğlanın gözünden bu gidiş şu cümlelerle ifade ediliyor: 'evde bir şey kaybolduğu zaman, evvela gizlice bu üzeri kırmızı, beyaz, sarı, lacivert yamalı bohça aranırdı. Aradığım bohçayı sandık odasının naftalin kokan köşesinde bulamadım.' Bu hikayeden etkilenmeme sebep olan özellikle bu cümleler oldu.
Kitaba dair eleştireceğim nokta ise, '...düşüne düşüne yarattığım Allah'a...' diye devam cümle ile alakalı. Bu cümle, sanki Allah sadece düşüncenin ürünü imiş gibi anlam/algı oluşturuyor.
Devamını Oku

20 Haziran 2017 Salı

Okuduklarım


  1. Duygusal Zeka - Zuhal Baltaş (Şu an okuyorum)
  2. Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler - Rasim Özdenören(Şu an okuyorum)
  3. Semaver - Sait Faik Abasıyanık (Değerlendirme yazısı için tıklayın)
  4. Nerede O Eski Ramazanlar - Osman Doğan, Soner Demirsoy(İnceleme yazısı için tıklayın)
  5. Sevme Sanatı - Erich Fromm(İnceleme yazısı için tıklayın)
  6. Cemile - Cengiz Aytmatov
  7. Sultanmurat - Cengiz Aytmatov
  8. Aynalar Koridorunda Aşk - Mustafa Ulusoy(İnceleme yazısı için tıklayın)
  9. Dişi Kurdun Rüyaları - Cengiz Aytmatov(İnceleme yazısı için tıklayın)
  10. Amak-ı Hayal - Filibeli Ahmet Hilmi(İnceleme yazısı için tıklayın)
  11. Siddhertha - Hermann Hesse (İnceleme yazısı için tıklayın)
  12. Hayat Nedir? - Mehmed Ali Ayni(İnceleme yazısı için tıklayın)
  13. Beynin sırları - Pelin Çift - Sinan Canan(İnceleme yazısı için tıklayın)
  14. Beş Şehir - Ahmet Hamdi Tanpınar
  15. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - Peyami Safa
  16. Ben Bana Güveniyorum - Rüya Turna
  17. Hz Muhammed - Tolstoy(İnceleme yazısı için tıklayın)
  18. Cesur Yeni Dünya -  Aldous Huxley
  19. Fedailerin Kalesi Alamut - Vladimir Bartol
  20. Peygamberler Tarihi - M. Asım Köksal
  21. Fetih ve Kıyamet 1453 - Feridun M. Emecen
  22. Ey Oğul - İmam Gazali
  23. Delaletten Çıkış Yolu - İmam Gazali
  24. İhtiyarlığa Övgü - Harun Tuncer(Haz.)
  25. Hu Diyen Karga - Misli Baydoğan(İnceleme yazısı için tıklayın)
  26. Beni Ödülle Cezalandırma - Özgür Bolat

Devamını Oku

Merhabalar

Herkese merhaba;
Beğendiğim blog yayınlarını ve kendi yazılarımı paylaşacağım bir facebook sayfası oluşturdum. 
Sayfam henüz yeni olduğu için ulaşabildiğim kişi sayı az. Bu noktada desteğe ihtiyacım var. 
Facebook sayfamı beğenerek destek olabilirseniz çok sevinirim. 
Şimdiden herkese teşekkürler.
Herkese iyi günler.

Sayfama ulaşmak için burayı tıklayın. 


Devamını Oku

15 Haziran 2017 Perşembe

Mutluluğu Ertelemek



Mutluluk, hepimizin hafızalarında canlılığını koruyan kelime. Uğrunda çok şeyler yaptığımız, çok şeyler yapma gayreti içerisinde olduğumuz yegane hedefimiz. Mutluluk ve mutlu olmak üzerine şartlanmışlıklarımıza rağmen mutluluğu tam olarak yakalayamadığımızdan muzdarip durumdayız. Bütün arayışlarımız, çabalarımız mutlu olmak üzerine: Arabayı yenilesem daha mutlu olacağım diye düşünüyor Ahmet Bey. Mehmet Bey evin son kredisini ödediği gün olarak belirlemiş mutlu olacağı günü, Ayşe Hanım için mutlu olmak 30’una yaklaşan kızının mürüvvetini görmek. Mutlu olmayı hayal etmek ile mutluluğu beklemek ile geçiyor günler, tükeniyor ömür. Ahmet Bey yeniliyor arabasını, 'lastikleri de sıfırladık mı tamamdır?’ diye sevinmek için yeni şartını da ekliyor hemen, Mehmet Bey son krediyi yatırdığı günün akşamı ‘mobilyaları da değiştirmek lazım’ diyen eşinin sesiyle neşesini kaybediyor. Ayşe Hanım ise ‘ahir ömrümde torun sevmek isterim’ diye kızına ve damadına sitemler ediyor.

İki delikanlı oturuyor Cumhuriyet Parkında: sigarasını içlice çektikten sonra, ‘benim bir kız ayarlamam lazım’ diyor Ali arkadaşına. ‘Bu böyle olmuyor çok mutsuzum, bi kız arkadaş şart mutluluk için’. ‘Sevmedikten sonra mutlu olamazsın ki!’ diye karşılık veriyor arkadaşı ve ekliyor ‘Mutlu olmak için sevmek lazımdır’. 
Ali: Yok yok birini bulmam şart...
(devam ediyor konuşamaları.)

Kübra, senelerdir beklediği günün geldiğini coşku ile anlatıyor arkadaşlarına. Yarın ilk iş günü olacak. Artık mutlu bir hayat onu bekliyor. Ve işe başladığının ikinci günü görevde yükselmenin (?) önemini farkediyor. Kendi kendine söyleniyor: ’görevde yükselme sınavlarına hazırlanmam şart sınavdan Yüksek puan almazsam mahvolurum.

Hepimizin yukardakilere benzer halleri, hayalleri var. Birçoğumuz bu hayalleri mutluluk için şart koşarken azınlıkta olan bir grubumuz ise eldeki imkanlarla sevinçli anlar yaşamayı başarabiliyor. Şartları birer birer gerçekleştirirken  yeni şartların peşinden geldiğini görüyor, mutluluğu bir süre daha erteliyoruz. Sadece mutluluk değil aslında ertelediğimiz; sevinci, hüznü, acısı, tatlısı ile hayatı erteliyoruz. Yaşamayı erteliyoruz. Oysa kurduğumuz hayaller ertelediğimiz şeyler için bahane olmamalı. 

Hayallerimizin hayatımızı ertelememesi temennisiyle...
Devamını Oku

13 Haziran 2017 Salı

Dişi Kurdun Rüyaları - Cengiz Aytmatov I KitapYorum(7)


Şu günlerde Cengiz Aytmatov okuyorum. Toprak Ana, Cemile, Sultanmurat, Elveda Gülsarı ve son olarak Dişi Kurdun Rüyaları. İlk dört kitap savaşın getirdiği acıları, yokluğu, sefaleti, yaşam mücadelesini ve bütün bu meşakkatli hayatın ortasında aşk hikayelerini anlatıyor. Dişi Kurdun Rüyaları ise daha farklı, modern insanın kendinden olanlara, hayvanlara ve doğaya verdiği zararları ustaca bir dille eleştiriye tabi tutuyor. Daha iyi bir yaşam parolası ile daha kötü bir dünyaya sebebiyet veren insanlar, tüketme hırsı ile tükenen hayatlar, yok oluşlar. Bu bakımdan diğerlerine nazaran daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Kitapta, hayatta kalma mücadelesi veren, yaşadığı yerler insanlarca talan edilen, yavruları insanlarca öldürülen bir kurt ailesinin yaşadıkları anlatılıyor: Dişi kurt Akbar ile erkek kurt Taşçaynar. Yuva olarak seçtikleri her yer insanlarca yok edilir. Yavrularının cansız bedenlerini arkada bırakarak başka diyarlara giderler. Ama modern hayatta onlara yer yoktur. Onlar gibi diğer hayvanlara da. Aytmatov, insanların kendi istek ve ihtiyaçları için kainatın dengesini bozduklarını gözler önüne serer. 
Farklı hikayeler arasında dişi kurdun yaşadıklarıdır ortak olan: insanlar değişir, olaylar değişir, hepsinde de kötü iyiye galip gelir.

Kitaptan alıntılar

Korunmaya alınmış, sit alanı ilân edilmiş olsun olmasın, tereddütsüz yakacaklardı o bölgeyi. İnsanoğlu, çıkarı uğruna yerküreyi bir limon gibi sıkabilirdi.

İnsan için en güç olan, her gün insan olarak kalmasıdır.

İnsan hayatı her an, büyük devletlerin savaşı başlatmaları veya bundan sakınmaları şıklarına sıkı sıkıya bağımlıdır.

Uzay boşluğunda dönüp duran dünyamız da kanlı dramların gösterildiği sahneden başka bir şey değildir.

Ey kurtların ilahesi Börü-Ana! Bana iyi bak. Karşında ben varım, ben Akbar.Bu soğuk dağlarda karşına dikilen benim.Yapayalnız, talihsiz Akbar...
Devamını Oku

10 Haziran 2017 Cumartesi

Nerede O Eski Ramazanlar - Osman Doğan, Soner Demirsoy I KitapYorum(6)




Hatıraları düşünmek insanda biraz hüzün biraz da sevinç duyguları uyandırır. Bu yüzden olsa gerek eski günleri düşünmeyi, bugünümüz ile kıyaslamayı içten içe severiz. Maziye karışan günler insana daha tatlıymış gibi geldiği için hepimiz yaşadığımız devirlerin bugünümüzden daha güzel olduğu fikrine kapılırız. Bunda biraz da, geçmişle olan bağlarımızı her zaman canlı tutma isteğimiz etkili olur. 
Yüzümüzde beliren tatlı bir tebessüm eşliğinde; ‘bizim çocukluğumuzda’, ‘eskiden’ diye başlayan cümleler kurmayı, ‘nerede o eski günler’ diye hayıflanmayı alışkanlık haline getirmişizdir. Ay, Ramazan ayı olması hasebiyle çokça duyduğumuz şeylerden biri de; ‘nerede o eski ramazanlar’ sitemidir. 
Nerede O Eski Ramazanlar kitabı, eski ramazanları gözümüzün önüne getiren bir kitap. Özellikle Osmanlı devri Ramazan adetleri, Ramazan’da sosyal hayat gibi konular anlatılıyor. Ramazan ayı ile özdeşleşen, varlığını günümüze kadar devam ettiren yahut ettirmeyen Ramazan adetlerinden bazıları şöyle:
Huzur Dersleri
Ramazanın ilk gününden başlamak üzere Tefsir ilmi ile alakalı müzakerelerin yapıldığı derslerdir. Padişah da derslere katıldığı için "Huzur-ı Hümayun Dersleri" adı ile bilinmektedir. Dersler saray salonlarından birinde gerçekleştirilmektedir. Derslere alanında iyi olan alimlerin katıldığı bilinmektedir.
Cerre Çıkmak
Medrese talebelerinin ramazan ayında kendi memleketlerine yahut başka yerlere gidip, ahaliye vaaz etmeleri, imamlık yapmalarıdır. Bu vesile ile talebeler öğrendiklerilerini pratikte uygulama ve tecrübe edinme fırsatı bulurlar. Ramazan sonunda ahali talebelere imkanları nispetince harçlık(sadaka, zekat) verir. Bu harçlıklar sayesinde talebeler bir senelik ihtiyaçlarını kendi emekleri ile karşılama fırsatı bulurlar. 
Diş Kirası
Ramazan ayında özellikle zenginlerin evinde iftar sofraları kurulur, oruçluya iftar ettirmenin sevabından nasiplenmek arzulanır. Bu iftaralar daha çok yoksullar içindir. İftara katılanlara iftar sonrası bir kese içinde para verilir. Bu para sevap kazanmasına vesile oldukları için ev sahibinin davetlilere ikramıdır.
Oruç Satmak
Küçük çocukların oruç tutmaya alıştırılması için uygulanan bir adettir. Yetişkinlerin, çocukların tuttukları oruçları satın alarak iftar vakti çocuklara hediye ya da harçlık vermesi şeklinde uygulanır. Burada amaç çocuğu oruç tutmaya ve sabretmeye alıştırırken eğlenmesine vesile olmaktır. (Bu konuda yanlış anlaşılan bir husus var. Oruç tutan çocuğun sevabı kendinedir. Orucunu satmış olduğu kişinin oruç tutmaktan muaf olması gibi bir durum söz konusu değildir)
Sadaka Taşları
Sadaka taşı uygulaması günümüzde bazı yerlerde uygulanan askıda ekmek uygulaması ile benzerlik gösteriyor. Hali vakti yerinde olanların sadaka taşına attığı sadakaları, ihtiyacı olanlar sadaka taşından alır. Alan vereni bilmez, veren alanı tanımaz. İhtiyacı olanlar kimseye mihnet etmeden ihtiyacını gidermiş olur. 
Devamını Oku

9 Haziran 2017 Cuma

Bakmak ve Görmek

Aynı olsa da baktığımız nokta, gördüğü farklıdır hepimizin. Bakmak ve görmek diye tabir ettiğimiz nokta işte burasıdır. Baktığımız şeylerde birbirimizden farklı şeyler görmemiz, belki en güzel hasletlerimizden biri. Hayatı kolaylaştıran, çevremizde olup bitenleri daha iyi anlamamıza vesile olan bir hasletimiz. Ancak, zihnimizde yer etmiş kalıp yargılarımız ‘görmek’ gibi güzel bir hasletimizin önüne set çekebiliyor. Bazen de farklı görme özelliğimiz kişiler arası çatışmalara sebebiyet verebiliyor. Hatta çatışmalarımızın en önemli kaynağı farklı görmek olabiliyor. 

Baktığımız noktada gördüklerimiz hayata dair beklentilerimizden etkileniyor, beklentilerimizi etkiliyor. Ve, bir bakıma kendimizi görüyoruz baktığımız noktada: yaşanmışlıklarımızı, beklentilerimizi, ön yargılarımızı, düşüncelerimizi, acılarımızı, pişmanlıklarımızı, gönlümüzden geçenleri… Baktığımız yer bir aynadır, ve gördüğümüz kendimizizdir çoğu zaman.

Üstü başı yırtık, pejmürde bir vaziyette bir kadın oturuyor cami avlusunda. ‘Allah rızası için’ diye başlayıp devam eden sözleri etrafa yayılıyor. Cemaat çıkıyor camiden, onlarca insan bakıyor kadına. Kimi, ‘bunlar senden benden zengin’ diye geçiriyor içinden ve pejmürde kıyafetlerin arkasında zengin bir kadının varlığını görüyor, aynı zamanda bir sahtekar. Kimi ‘bu sene de fitreyi verecek birini bulduk’ diye düşünüp, Ramazan ayı için sadaka-ı fıtir verecek ihtiyaç sahibi birini görüyor. Diğerleri daha farklı şeyler… Neticede herkesin baktığı kişi aynı, lakin herkesin gördüğü şey farklı. Bu görüntülerden hangisi hakikattir, bilemesek de, biliyoruz ki, gördüklerimizi belirleyen şey beklentilerimiz ve kendi benliğimiz. 

Sınıfın en arka sırasında dersten bağımsız, kendi halinde oturan bir delikanlı. öğretmenler giriyor sınıfa, her biri bakıyor delikanlıya ve herbiri farklı bir şey görüyor delikanlıda: tembel, işe yaramaz, aklı fikri eğlencede olan biri, sürekli sevgilisini düşünen biri, umursamaz, vurdumduymaz biri, içekapanık ve utangaç biri. Bunların her biri gerçeğin bir parçasını yansıtabileceği gibi gerçekle hiç alakası da olmayabilir. Belki öğrenci, ailesindeki problemleri düşünüyordur, belki geleceğe dair endişeleriyle baş edemiyordur, belki de sevdiği kıza nasıl açılacağını dert ediniyordur. Kimbilir?

Büyük çoğunluğumuz baktığımız yerde daha çok olumsuzluklar görmeye meyilliyiz. Olumsuzlukları olumlu olanlara göre daha kolay görüyoruz. Bir insanın zihninden günde ortalama 60/70 bin düşünce geçtiği, Bu düşüncelerin 3/4'ünün de olumsuz düşünceler olduğu vurgulanıyor. Böyle bir duruma modern insanın yalnızlığı ve endişeleri de eklenince  gördüğümüz şeylerin olumsuzluğu anlaşılır olabiliyor. Zannımca bakmak ve görmekle alakalı dikkat edilmesi gereken husus, olumlu yada olumsuz olmasından ziyade gerçekçi olmasıdır.

Kimi zaman İsmail gibi bakabilmeli hayata!
Devamını Oku

2 Haziran 2017 Cuma

Mutluluğa Tanık Olmak



Nedir mutluluk diye tanımladığımız şey. Birçoğumuzun peşinden koştuğu, hayallerimizi, hayatımızı şartlandırdığımız o yegane şey nedir? Çokça para kazanmak mıdır? İyi okullardan mezun olmak mı? Yeterince kazanıp, çokça tüketiyorken yeterince mutlu olmayışımızın sebebi nedir?

Mutluluğa bakış açınızı değiştirecek mükemmel bir video.

Devamını Oku

Kimim Ben?


Ağır ağır çekiliyor bulutlar gökyüzünden. Parça parça yıldız kümeleri arasında süzülen hilal bulutların ardında kendini gösterme gayretinde. Süzülmeye devam ediyor. Islak kaldırımlar baharın kokusunu, o çok sevdiğimiz yağmur sonrası toprak kokusunu, soluduğumuz havaya ulaştırıyor. Her yağmur sonrası olduğu gibi, caddelerde bir telaş: insanlar çekildikleri kuytulardan çıkmaya başlıyorlar. Vakit gece de olsa kaldırımlar yürüyen, koşan, telaşlı, umursamaz adımların altında gömüldükçe gömülüyor toprağa.

Gökyüzünde salınan yıldızlar çoğaldıkça, sokakların sessizliği de artıyor ve el ayak çekiliyor ortalıktan. Gökte çoğalan yıldızlar gibi zihnimde çoğalıyor sorular, düşünceler… Tıpkı yıldızlar gibi düşüncelerim: belirsiz, dağınık, boşlukta sallanır gibi, yakın gibi ama uzak, tutmaya çalışsan olmaz. Karmakarışık. Yıldızlar gibi intizamsız ve dengesiz. Her an kaybolmaya hazır, her an var olmaya hazır.

Bir düşün ortasında mıyım? Bir hayalin içinde miyim? Kendimde miyim? Bilemiyorum. Keşkeler, pişmanlıklar, umutlar, sevinç ve hüzünler dört bir yandan saldırmadalar benliğime. Aklım çaresiz. Bir çıkmazın içindeyim ve bir soru tekrar tekrar çıkıyor önüme: ‘Ben kimim?’ Düşünüyorum. Cevaplar veriyorum kendimce: En basit ve yalın haliyle, insanım. Ama biliyorum ki, kaçamak bir cevap bu. İnsan olduğumu bilmek kafi değil. İnsan ismim midir? Cismim mi? Yoksa beni tanımlayan bir sıfat mı? Aşık Veysel’in türküsü geliyor aklıma:

Yıllarca aradım kendi kendimi
Hiç bir türlü bulamadım ben beni
Hayal miyim? Bir rüya mı? Bilmiyom.
Hiç bir türlü bulamadım ben beni.

Düşünüyorum, çıkamıyorum işin içinden. Birazdan aklımdan çıkacak bu düşünceler, unutulup gidecekler. Biliyorum, insan unutmakla malüldür. Belki daha evvel kim olduğumu bilirken unutmuşumdur. Unuttuğum bir çok düşünce gibi, bu düşünceleri de unutacağım. Kim olduğumu unuttuğum gibi, insan olduğumu da unutacağım.
Devamını Oku